Buradasınız: Azbuz --> Çayırözü Avgınsız --> KÖY FIKRALARI (Derleyen:Süleyman Atmaca/Lazarifoğlu)
09 Şubat 2010, Salı
 
<< ANA SAYFA
 
SİTE SAHİBİ
MEFATİH


15
İstanbul
Şikayet Et
 
Bu sitede Tüm Azbuz'da
 
->>YAZI GÖNDERİN

SİTE ETİKETLERİ
 
SİTE KATEGORİSİ
Gezi ve Mekân > Köyler
 
GİRİŞ:
E-posta:
Şifre:
Beni Hatırla
 unuttum
OYLAMA
SİTEMİZİN MÜHTEVASINI NASIL BULUYORSUNUZ?
Oylamaya katılmak için giriş yapın.
rss link
 
ADnet Reklamları
 | 
KÖY FIKRALARI (Derleyen:Süleyman Atmaca/Lazarifoğlu)
Kategori: Toplum
              Kültür - Sanat

Çayırözü Köyü Fıkraları -1 /YENİLENDİ

  DİKKAT!   (Fıkraların telif hakkı derleyen Süleyman Atmaca/Lazarifoglu'na aittir. İsim zikredilmeden alıntı ve yayını yapılamaz)    

HRKES KENDİ AZIĞINI YESİN         

    Çayırözü köyünde birlikte iş yapma güç ve yeteneğinin zayıflığından herkes şikayetçidir. Öyleki köylüler her yerde birlik olmanın önemini dile getirmelerine rağmen bunu hiçbir zaman yerine getirememişlerdir. Bu sebeple büyük fırsatlar elden kaçmıştır. Hatta çağımızda oldukça ilerlemekte olan ferdiyetcilik ve bençillik sebebiyle bu duygular giderek zayıflamaktadır. Zannediyorumki  kaçırılan bu fırsatlar bir daha da yakalanamıyacaktır.

 

      İşte Çayırözü Köylülerin bu haleti ruhiyesini anlatan şöyle bir fıkra istesek te istemesekte hem komşu köylüler  tarafından hem de kendi köyümüzde bu zafiyetimizi dile getirmek için anlatılmaktadır.

    Cumhuriyetin ilk yılları veya daha   Osmanlı döneminin son dönemleridir. Köylerle şehir merkezi arasında ulaşım ve nakliye aracı öküzlerin gücüyle kullanılan kağnı arabalarıdır. Köylüler belirli günlerde ihtiyaçlarını gidermek için bu kağnılarla şehir merkezine giderlermiş. Giderken de birbirlerinden faydalanmak ve yol emniyeti için herkes öküzlerini arabalarına koşar, katar halinde birlikte giderlermiş. Aynı zamanda yol boyunca güvenliği sağlayan Jandarmalar devriye gezerlermiş.

            Böyle bir yolculuk sırasında Çayırözü köylüler Şehre giderken dinlenme yeri olarak hatun paharı denilen mevkiyi seçmişler. Bir yandan öküzlerin yemlerini verip onları dinlendirirken kendileri de yolda yemek üzere heybelerine koydukları yol azıklarını çıkarmışlar ve yemeğe oturmuşlar. Ama aynı alanda olmalarına rağmen herkes kendi önüne sofra açmış ayrı ayrı yiyorlarmış. Bu arada jandarma devriyesi ordan geçerken bu hali görünce selam verip tek tek yemek yiyenlere sormuşlar:

-Sen nerelisin ?

-Ağunsoslu

-Sen nerelisin ?

-Ağunsoslu

-Sen nerelisin ?

-Ağunsoslu

Derken hepsinin aynı köylü olduklarını öğrenmişler,

Kumandan bunun üzerine:

-Madem aynı köylüsünüz neden herkes ayrı ayrı sofra açmış, ayrı ayrı yiyorsunuz?  Diye sert bir tavırla sorunca köylüler donakalmış. Ortam buz keser olmuş. Ne diyeceklerini şaşırmışlar. Bunun üzerine Jandarma Kumandanı sert bir sesle:

-Toplanın bir araya, hep birlikte bir sofra oluşturup birlikte yeyin...! deyince Köylülerin eli mahkum. Hemen bir araya toplanmışlar, birlikte yemeye başlamışlar.

Jandarma devriyesi bu ortamı oluşturunca yola devam etmiş. Jandarmaların uzaklaştığını gören köylüler kendi aralarında:

-Arkadaşlar ne oldu oldu. Jandarmanın korkusundan bir araya geldik. Artık jandarma uzaklaştı. Herkes yine eski haline dönsün, herkes kendi  azığını yesin. deyip ayrı yemeye başlamışlar.

            Gerçekten böyle bir olayın yaşanıp yaşanmadığı tartışılabilir olsa da Ağunsos köylülerin birlik ruhunun zayıflığını dile getirmesi bakımından oldukça anlamlı bir fıkradır.

                                            ---o---

 

           RABBİN KİM ? NEBİN KİM?..

       Fıkra bu ya. Kerimgil denilen Narmanlılar ailesinden birisi bir gün rüyasında kendisinin  öldüğünü ve mezara gömüldüğünü görmüş. Bu Rüyasını anlatıyormuş. Yanındakiler sormuşlar.

       Peki  mezara gömüldükten sonra münker nekir melekleri gelip sana ne sordular? Sen ne cevap verdin? O da mağrur bir edayla Bana  Sen kimsin? Rebbi Kim? Nebi Kim? dediler. Ben de dedim ki, Rebbiyi, Nebiyi tanımam. Ama ben  Kerimgilin Vahidin öz amcasının oğluyum

                                       ---o----

 

             RAMAZAN HESABI          

         Köyde Ramazan aylarında en çok tüketilen yiyecek yağ ve undan yapılan kete çöreğidir. Genelde her aile Ramazan ayında evindeki yağının büyük kısmını bunun için tüketmiş olur.

Ramazan bayramında erkekler bayram namazına giderler. Ev kadınları da bu sırada çamiden gelecek erkekler için evde temizlik yapar. Sofra hazırlığı yaparlar.

            İşte böyle bir ramazan bayramı günü Hasan Ağagilden Seyare Nene evde camiden gelecek kocası ve çocukları için sofra hazırlarken bir yandan da Ramazanın gidişinin mrakıyla Ramazan da ne güzeldi, keşke gitmeseydi şeklinde  mırıldanmaktadır. Bu sırada camiden en önde eve gelen oğlu Aliosman dayı annesinin bu meraklı mırıldanmasını duyunca  içeri girip şöyle demiş:

-          Ana biliyor musun hoca camide ne dedi?

-          Ne dedi oğul?

-          Ramazan ayı yanlış hesab edilmiş, yanlış oruç tutmuşuz. Yeniden başlayıp bir ay daha tutacakmışız.

-          Annesi Seyare Nene de büyük bir ciddiyetle Aliosman Dayıya dönerek:

-          Git o hocaya söyle hesabını kitabını iyi yapsaydı. Ben daha Oruç moruç tutamam. Evde ne yağım kaldı ne de unum.

                                               ---o---

 

 

                      MUZ YEMEĞİ    

           Malum, muz meyvesini köylerde kimse tanımazdı. Hatta büyük şehirler de bile herkes bilmezdi. İşte bu yıllarda köyden Enver Topuz ile Aliosman Özbek bir vesileyle Trabzona gidiyorlar. Trabzonda  dolaşırlarken meydanda bir seyyar satıcı etrafına insanlar toplanmış bağıra bağıra daha önce hiç görmedikleri bir şey sattığını görüyorlar. Yanına yaklaşıyorlar. Merakla bakıyorlar. İkisi de bu meyveyi tanımıyorlar ve nasıl yendiğini bilmiyorlar.

           Bu arada Aliosman Emi kendi kendine  Enver Trabzona ve Ofa sık sık gidip geliyor. O bunun ne olduğunu ve nasıl yendiğini bilir. Diyerek ona soruyor. O da gerçekten biliyormuş gibi başlıyor anlatmaya:

- Ağabeyi şimdi bundan  iki kilo alacaksın. Eve gideceğiz. Bir baş soğanı yağda güzelce kavurduktan sonra bunları içine ince ince doğrayıp bir güzel kavuracağız. Ondan sonra senin ellerini, benim ayaklarımı bağlayacaklar. Birlikte yiyeceğiz. Göreceksin lezzeti

         Bu arada bu konuşmaya kulak kabartan bir Trabzonlu bunların muzu tanımadıklarını ve nasıl yeneceğini bilmediklerini anlıyor. Hemen ordan bir tane muz alıyor.  Enver Emiye dönüp uygulamalı olarak şöyle diyor:

        -Uyy vurayım o duğdüğe (vurayım o kafaya). Bak bunun adı muzdur. Bunu haböyle alacaksun. Tepesinden aşağı tektek soyacaksun. Haboyle de yiyeceksun. Adami da çok kuvvetli yapar haaa

                                    ---O---

                                   BİR BÜŞÜRÜM KARTEL              

          Beşir dayının   Derelerdeki bahçesinde köyün fakirlerinden ve belliki eli de biraz aşırmaya elverişli bir kadın toprağı eşelemektedir. Tam o sırada bahçe sahibi Beşir dayı gelir. Malum kadın bahçeden kartel çıkarmaktadır. Beşir dayı gelmeden önce çuvalını neredeyse yarısını kartel doldurmuştur. Bunu gören bahçe sahibi " Ne oluyor ?... Ne yapıyorsun burada? diye söylenir. Kadın "Kartellerine bakıyorum, olmuşlarmı? " der. Bahçe sahibi "Ama çuvalı neredeyse doldurmuşsun" deyince kadın hemen cevabı yetiştirir:

"Vay... vay... bir büşürüm kartele ölürsün."

                                               

                                                 ---o---

                  CIRIK MUHTAR, DIRIÇ AZA

            Uzun süre köyde muhtarlık yapan lardan biri (Şefket Yanık olabilir) ölümünden sonra geçici muhtarlık seçimleri yapılır. Muhtarlığa Mahuralılardan "Cırık" lakaplı Hacıosman dayı seçilir. Baş azalığa ise Kostollardan "Dırıç" lakaplı Adil dayı seçilir. Bunu hazmedemeyen köylülerden ve belli ki, muhaliflerden birisi eski muhtar Ahmed Ağa'nın mezarına gider ve şöyle seslenir:

         -Kalk Ahmed Ağa kalk! Bak ki köyde neler odu! Cırık mıhtar, Dırıç aza seçildi!

 (Fıkra kaynağı Selami Tanrıkulu'ya teşekkür ediyoruz)

                                                   ---o---

 

          O ZAMAN HO... İÇERİ

       Köyün hazır cevapcılarından Mırgaslıların İlyaz dayı, oğlu Ferhat'ın öküzlerini satmasını istememektedir. Ferhat ise öküzleri satlığa çıkartmıştır. Hatta alıcılar gelip gitmektedir. Alıcılarla anlaşma sağlanamadığı için öküzler satılmammaktadır. Bu durum İlyaz dayının hoşuna gitmektedir.

            Nihayet bir gün Ferhat bir alıcıyla anlaşır. Öküzleri satmaya karar verir. Tabiiki İlyaz dayı da oradadır. Öküzleri almaya karar veren şahıs İlyaz dayıya dönerek:

            - Sne diyorsun bu satışa İlyaz dayı?

İlyaz dayı hazır cevaba hazırlık yapmaktadır. Satıcıya önce şöyle der:

            - Bana ne soruyorsun, benimle anlaşmadın ki?

Alıcı :

          - Ama öküzlerin asıl sahibi sensin. Senin de bir şey söylemen lazım.

Zaten öküzlerin satılmasını istemeyen İlyaz dayının hazır cevap zamanı gelmiştir. Alıcıyla dıyalog şöyle devam eder:

           - Bu öküzlerin sahibi benmiyim?

           - Evet tabii ki sensin.

İlyaz dayı öküzlere yönelerek cevabı yapıştırır:

          - O zaman  hoo... hoo... içeri

(Fıkra kaynağı Selami Tanrıkulu'ya teşekkür ediyoruz)

 

 

                                               ---o---

 

 AKKAS SENİ ERMENİ ÇETECİSİ YERİNE VURMAZMIYDIM?

        Kurban kalender gençliğinde Ermeni soy kırımından kurtulmuş ve Ermeni çeteleriyle mücadele etmiş birisidir. Bu mücadeleleri sırasında birçok Ermeni Çetecisini kendi yöntemleriyle telef etmiştir. Köyün de en kıdemli korucularındandır. Hem Ermeni çeteleriyle hem de köy koruculuğu ile ilgili bir çok hikayeleri vardır.

     Köy koruculuğu sırasında köyün hodaklarının her biriyle ilgili fıkra sayılabilecek bir çok anıları vardır. Bu anıların birinde  hodaklardan Zülfi ile Ertuğrul diğer adıyla Akat Zalonsorda gözenin başında Kurban dayı ile dalga geçmektedirler. Akat bu sırada Kurban dayıyı fena kızdırır. Kurban dayı Akat'ın peşine düşer, onu kovalar. Ama yakalayıp dövemez. Çünkü epeyce yaşlanmıştır. O eski canlılığı yoktur.   Eski günlare aklına gelir. Bu sırada Akat'ın arkasından şöyle seslenir:

- Ahh !Ulan Akkas! (Akat diyememektedir) Gençliğimde bunu bana yapacaktın. Seni Ermeni çetecisi niyetine telef etmezmiydim!...

 

                                                 ---o---

           KELOĞLAN "ELİF" İLE "BE" NİYE DEMEMİŞ

     Malum Çocuklar küçük yaşta Kuran harfleri ile okumayı öğrensin diye medreseye gönderilir. Çayırözü köyünde bu gelenek çok daha dikkat ve ihtimamla devam ettirilirdi.

İşte bu gelenek gereği Hacağagilden Melik Akbaş da çocukluğunda anne babası tarafından medreseye gönderilir. İlk gün medrese eğitimi bitince eve gelirler.Kendisine Keloğlan diye hitap eden amcası İsseyin Ağa Melik'e sorar:

-Keloğlan Medreseye gittin mi?

-Gittim Ağa Emi!

-Eee söyle bakalım ne yaptınız, hoca sana ne öğretti?

Melik de şöyle der:

-Ağa Emi Hoca bana Elifi gösterdi, "bu nedir dedi, dedi de ben demedim.

-Niye demedin Keloğul! deyince Melik hemen cevabı yetiştirir.

-Eee.. Ağa Emi, Elif i deseydim arkasından de B yi , arkasından da T  yi... söyletecekti de ondan söylemedim.

                                      ----o---

           SÖYLE BAKALIM BEN NE DEDİM?

    Hasan Ağagil'in Seydali dayı sokakta karşılaştığı kişilerle konuşmayı çok severmiş. Bir gün Maya Tanrıkuluyla karşılaşmış. Hal hatır sorduktan sonra başlamış ordan burdan anlatmaya.

Maya ilk başta söylediklerini gayet dikkatle dinlemiş. Karşılıklı konuşmuşlar. Ama artık Seyidali dayı  daha susmak bilmiyormuş.

Bu arada Seydali dayı ne söylüyorsa Maya 'da "He" deyip kafasını sallıyormuş. Artık bıkmış, dinlemiyormuş. Bu durumu fark eden Seyidali dayı Mayaya çıkışmış:

-Eee.. bacı, ben ne dediysem sen de hep he dedin. Söyle bakalım ben sana ne dedim.

                                        ----O---

             MUSTAFA DAYI SAAT KAÇ?

      Çayırözü Köyünün az bilmişlerinden biri de Mustafa Özbek, namı diğer Hoho Mustafa dayıdır. Okuma yazması olmadığı gibi rakamlarıdan da saattende pek anlamamaktadır.

 Almanyadan gelen kardeşi veya yeğenleri kendisine hediye olarak bir saat getirmiştir. Bu saati koluna takmış afralı tafralı dolaşırken köyün muziplerinden biri durumu fark eder. Mustafa dayıya saatın kaç olduğunu sorar. Mustafa dayı da işi bozuntuya vermeden.

-Yahu benim işim gücüm var saatie bakmayla uğraşamam. Gel sen bak bakalım saat kaç? der.

                                                 ---o---

                  VER ORDAN BİR BAFRA CIGARASI

       Malum. Mustafa dayı (Hoho)çok bilmiş olmadığı için evin alış veriş ihtiyaçlarını hanımı Fikriye Özbek yapmaktadır.

Bir gün Arif Eminin bakkalından ev ihtiyaçlarını alırken kocası Mustafa dayı da ordadır. Mustafa Dayı Hanımı Fikriye'den kendisine bir kutu da sıgara almasını ister. Fikriye de onu azarlayarak hangi marka sıgara istediğini sorar. Mustafa dayı da "Birinci cıgarası al, yeter! der.

Birinci lafını duyan Fikriye hırsla bakkal Arif Emiye dönerek şöyle der:

-Ola... En birinci cıgarayı içmese küsiydim!  Ver oradan şuna bir Bafra cıgarası.

                                 ---o----

                        DİL SÜRÇMESİ

        Kazellerin Binali Emi gurbete giderken herkesle vedalaşmaktadır. Büyükler bu durumlarda askere veya gurbete gidenlerin arkasından sağ salim gidip gelmesi için dua ederler. Tabiiki annesi Altun Nene de oğlu Binali için dua etmektedir.

         Üzüntülüdür. Bir tek oğlu uzağa gitmektedir. Uzun zaman görüşemeyecektirler. Bu hüzünle oğlu ile vedalaşırken ona sağ salim hayırla gidip hayırla gelmesi için dua edecekken dili sürçer ve şöyle der:

           - Oğul... Binalım... selametle gidesin. Gidişin olo da gelişin olmaya...!

                                               ----o----

                   YASLANMA DENSİZ !

            Mahuralıların Şefket dayı ağır hastadır.Doktora götürülecektir. O zaman köyden şehire gitmek için en iyi vasıta kamyonlardır. Köyde de o zaman Ekrem Haşlağın Enter kamyonu vardır. Çağırırlar kamyonu Şefket dayıyı şoför mahalline bindirirler. Yanına da oğlu Müzeref dayı ile amcaoğlu Camal Dayı binerler.

              Köyden yola çıkarlar. Şefket dayı çok bitkin olduğu için yanına oturanların omuzuna yaslanır. Biraz Müzeref dayının biraz  Camal Dayının omuzuna yaslanır. Şehire yaklaşıldığı sıralarda Camal dayıya oldukça fazla yaslanmıştır. Artık daha da ağırlaşmıştır. Camal Dayının omuzuna adeta çokmuş ve kalkamamaktadır. Bu arada Camal dayı bu ağırlıktan yorulmuştur. Biraz öbür tarafa yaslansın diye itelemektedir. Ama bir türlü üzerindeki bu ağırlık gitmemektedir. Nihayet dayanamaz. Sert bir uslupla şöyle mırıldanır:

            - Yaslyanma baha... Densiz!

Tabii olayın farkında değildir. Şefket dayı arabanın şoför mahallinde ruhunu teslim etmiş ve can bedenden çıkınca bedeni ağırlaşmıştır. Camal Dayı da gayr-i ihtiyarı boş bulunup böyle mırıldanmıştır.

                                      ----O----

               KOVMAK GİBİ OLMASIN...

              Bilindiği üzere köylerde akrabaların konak odaları olur. Bu odalarda misafirler ağırlanır. Uzun kış gecelerinde toplanıp oturulur. Sohbetler edilir.Düğün dernekler buralarda yapılırdı. Evinde yatma yeri müsait olmayan akraba üyeleri buralarda yatabilirdi.

           Bu odalardan biri de Kazeloğullarının konak odasıdır. Halen de aktifdir ve bu toplumsal işlevini sürdürmektedir.

            Bir zamanlar bu odada bir düğün yapılmaktadır. Köyün gençleri burada oturmakta ve eğlenmektedir. Vakit bi hayli geçmiştir. Kazeloğullarının akraba büyüklerinden Salih Dayı bu odada yatmaktadır. Gençlerin dağılmasını beklemektedir. Gençleri incitmek istememekle beraber kendisi de bir an önce istirahat etmek istemektedir. Bunun için gençler durumunu anlasın diye bir iki defa odanın kapısını açıp şöyle bir bakıp gitmektedir. Gençler ise pek oralıklı olmamakta, eğlenmeye devam etmektedirler.

           Salih Dayı yeteri kadar anlayış göstermiştir. Ama bu anlayışı karşılık bulmamıştır. Durumunu anlayan bazı gençler yavaş yavaş odayı terk etmişseler de yine anlayışsız olanlar oturmaya devam etmektedirler. Artık sabrı taşan Salih Dayı dayanır kapıya ve o şahsına mahsus üslubuyla şöyle demek zorunda kalır:

            - Efenim, efenim... yeter artık. Vakit bi hayli geçti. Kovmak gibi olmasın ama kalkın, defolun, evinize gidin!...

                                             ----O---

               ALLAHIM AYIP EDERSİN

            Lazarifoğullarından Fadime Başyiğit uzun yıllar işitme yeteneğini kayıp etmiş ve herkese karşı iyi niyet ve yardımseverliği ile tanınan ber kadındı. Aynı zamanda ölünceye kadar da İbadet ve taatına devam etmişti.

            Bir gün namazını kılmış, tesbihatını yapmış, duasını bitirmiş, seccadesini kaldırırken şöyle mırıldanıyordu:

              -Allahım; ben kendimi bildim bileli sana ibadet ediyorum, namazımı kılıyorum. Orucumu tutuyorum. Yine de beni cennetine koymazsan ayıp edersin! 

                                            ----O---

                BU KADAR İNSANI KİM BESLİYOR?

              Geçim sıkıntısı ve ekmek peşinden koşma dolayısıyla çoğumuz köyümüzü terk edip büyük şehirlere göçmek zorunda kaldık. Lazarifoğullarından Fadime nene de oğlu Zihni Başyiğitle bereber bu sebeple İstanbula taşınmıştı.

              Bir gün Fadime nene akraba torunu Süleyman Hafızla  Küçükköy'de bulunan  evine giderlerken akşam saatlerinde Topkapı garajlarından geçmektedirler. Malum eskiden otobüs garajları Topkapıda idi. İstanbul'un en keşmekeş ve en kalabalık yeri orası idi. Hele akşam saatlerinde insanların her birinin bir tarafa koşuşturduğu adeta bir sel gibi ordan oraya aktığı bir hali olurdu. İşte Topkapıdaki bu insan selini gören Fadime nene yanındaki Süleyman Hafıza dönerek   şaşkın bir halde şöyle der:

           -Ola oğul! Hele şuraya bak! Bu kadar insanın ağası bunlara nasıl yemek yetiştiriyor! Bunları nasıl besliyor!  Allah ona kuvvet versin...

                                        ---O---

                   HAA...KARTELMİŞ

               Çocuklar bakkaldan cicili bicili paketler içerisinde cips almışlar lezzetli lezzetli yiyorlarmış. Fadime Aba (Başyiğit) çocukların ne yediğini merak etmiş. Sormuş. Çocuklar "Cips" demişler. Ama tabii kulakları işitmediği için anlayamamış. İşitse bile "Cips"i nerden bilecek.

               Çocukların yanına yaklaşmış. Cips paketine merakla bakmış. Sonra elini uzatıp içerisinden bir tane alıp şöyle bir baktıktan sonra ağzına atmış. Biraz sonra kafasını sallayarak şöyle demiş:

              - Haaa... Kartelimiş!...

                              ---O---

                GELEDE GÖREYDİN

          Gençliğinde köyün Kuzularına çobanlık yapan Derviş Topuz çobanlığı sırasında bazan hayal bazan gerçek serüvenlerini anlatırdı. Bu serüvenlerinden birisinde o zaman köyün muhtarı olan Şevki Akbaş'a dağda gördüğü bir kurtu anlatıyormuş. Şöyle diyormuş:

          - Şavkı Emii, biliymisen ben sıtmalıda gözenin başında bir kurt gördüm. Şavkı dayı da:

         - Öylemi Devrüş! Nasıl gördün? deyince Devrüş başlamış anlatmaya:

         - Sıtmalıda kuzuları yatırmıştım. Gözenin başında yoğurdunan ekmek yiyordum. Kurt geldi yanıma gözümün içine bakıp duruyordu.

          - Eee Devrüş sen ne yaptın?

          - Ne yapacağım? Elimdeki kaşuğu soktum kurdun gözüne!

          - Öylemi!? Bunu nasıl yaptın Devrüş? deyince Devrüş muzaffer komutan edasıyla:

          - Körmüydün gele de göreydin!? der.

                                                 -----O-------

                DOKTOR DEĞİLMİSİN ?

       Kostolların yaşlılarından Danzutlu Nene hastalanmış. Doktora götürmüşler. Doktorun muayenehanesine girmişler. Doktor Danzutlu Neneyi muayene için muayene odasına almış. Tabii yaşlı olduğu için hürmet, ihtiram ve hal hatır sormaya başlamış. Danzutlu nene hiç cevap vermemiş.

       Nihayet doktor muayene için şikayetlerini dinlemek istemiş. Tabiatiyle "Neren ağrıyor? Ne hastalığın var ?" diye sorunca zaten sinirli ve kızgın olan Danzutlu Nene Doktora çıkışarak ve biraz da yüksek sesle  şöyle demiş:

         -Ben mi diyecehem sehen ağrımı sızımı, neremin ağrıduğunu? Doktor değilmisin? Sen anlasana nerem ağrıyı...

            YETER EYİ İBADET ETTİM

         Danzutlu Nene epeyce yaşlanmıştı. Ömrünün son zamanlarında ibadetini de tam olarak yapamamaktadır. Kendisini ziyarete gelenlerden birisi hal hatır sorduktan sonra ibadetleri ile ilgili soru sormuş. Namazını kılıp orucunu tutup tutamadığını soruyormuş.

          Danzutlu nene biraz sinirlenmiş olacak ki şöyle cevap vermiş:

          - Eee.. Ne diysen? Bu yaşıma kadar bir sürü namaz kıldım. Bir sürü oruç tuttum daha ne istiysen ,yetmiymi?...

          

            ÜÇ GÜNLÜK BORÇ

           Köyün emekdar çobanlarından Salih dayı, namıdiğer Guguç Salih ömrünün son zamanlarına kadar çocuklarının rızkını helalinden temin etmek için köyün çobanlığını yapmıştır. Öyle ki yaşlı halinde daha çoban iken yanı çobanlık süresi bitmeden hastalanmış ve bir zaman sonra da vefat etmiştir.

       Vefatıında  cenaze techiz ve tekfin işleri tamamlanmış. Tabutu mezarlığın kenarındaki musalla taşına getirilmiş. Hoca cenaze namazını kılmadan önce şehadet ve helallik almaya başlamış. Hoca:

       -Merhumun müslümanlığına şahitlik edermisiniz? deyince  cemaat heb birlikte:

          - Ederiz!..diye cevap vermişler.

Hoca :

         - Merhuma hakkınızı helal adermisiniz? dediğinde köyün muziplerinden Abdulaziz Tanrıkulu'nun muzipliği tutmuş. Hemen yüksek sesle şöyle demiş:

             - Üç gün daha davarları otaracaktı hoca efendi.

                             ---o---

 

SELAĞA'NIN NAMAZI

Kaldırımoğullarının Of'tan Çayırözü'ne ilk gelenleri genelde medrese tahsili görmüş, yarım hoca diyilebilecek kadar ilmihal ve Kur'an bilgisine sahipti. Bunlardan birisi de bu gün hayatta olan Ramus Eminin babası Rahmetli Selağa diye bilinen (Asıl adını bilemiyorum) şahıstır.

Selağa bir gün akşam namazını evlerinin üstündeki toprak bacada (bizde evin üstüne dam yerine baca denir) arkasında birkaç kişiyle beraber cemaatle kıldırmaktadır.Tabii ki imam akşam namazında fatiha ve zammi sureyi sesli okumaktadır. İmamlık yapan selağa birinci rekatı kıldırıyor. İkinci rekatta zammı sureyi okuduğu sırada yoldan geçen köyün hafızlarından birisi zammı sürenin bir yerini yanlış okuduğunu farkediyor ve "olmadı" diye müdahele ediyor. Selağa ikinci defa baştan alıp okuyor. Aynı yerde yine "olmadı" uyarısıyla karşılaşıyor. Tekrar baştan alıyor, aynı uyarıyla karşılaşıyor.

Bu uyarı tekrarları artık selağayı kızdırıyor. Namazını bozmak ta istemiyor. Ama artık tekrar etmekten bıkmıştır. Son uyarıdan sonra dayanamıyor ve..:

-Olmadıysa olmadı!.. çek git karşımdan!... Allahuekber!.. diyerek rüküye gidiyor.

----o----

AĞUNSOSLUYAM OĞUL

Mahuralıların Müzerref Dayı`nın hanımı Şüşe Abayı Erzurum`a doktora götürmüşler. Araştırma Hastanesi Dahiliye Profesörlerinden biri muayenesini sürdürüürken bir taraftan da Şüşe Abayla konuşmaktadır.Bu arada doktor şöyle sorar:
- Teyze Nerelisin?
Şüşe Aba, gayet safiyane bir şekilde anında cevap verir:

-Ağunsosluyam Oğul...

Fıkrayı gönderen akbaşfatih rumuzlu üyemize teşekkür ederiz.

-----o-----


GÜNDÜZ GÖZLERİN GÖRMEZ GECE BENDE.. BENDE..

Eskiden televizyon olmadığı için köyün gençleri köyün belli merkezi yerlerinde toplanır, kendi aralarında bitmez tükenmez bir zevkle köy oyunları oynardı. Köyün bu oyun merkezlerinden en önemlisi de Danalık denilen yerdi. Burası Haşlakların Polat Dayının tam evinin önüdür.

Polat Dayının oğlu olan Nadim Haşlak gençlik günlerinde bir ara gözlerinden rahatsızmış. İş güç zamanı bu rahatsızlığı sebebiyle de tarlaya,bağa, bahçeye gitmezmiş. Ama geceleri danalığa toplanan arkadaşlarıyla oyun oynamayı ihmal etmezmiş.

Bir gün akşam yine Danalıkta arkadaşlarıyla "Bende" denilen ve çok sık oynanan oyunu oynuyorlarmış. Babası Polat Dayı evin penceresinden oğlu Nadim Emi'nin 'bende' oynadığını duymuş. Arkasından şöyle seslenmiş:

-Ulan Nadim!..Gündüz gözlerin görmez! Gece bende..! bende!..

---o---

BİRKEZ CAMİYE GİTTİK...

Köyün en espirili adamlarından olan Rahmetli Kara Ahmet dayı meşhur eşeği ile tarlaya bahçeye çalışmaya gider, cumalara köye gelmekte pek çaba göstermezmiş. Köylülerin bu konudaki baskılarından da rahatsızlık duymuş olacak ki bir cuma günü tarladan gelmiş. Eşeğini ahırda bağlamadan rastgele bırakmış. Abdestini alıp camiye gitmiş.

Cuma namazını kılıp eve döndüğünde ahırdaki eşeğin ottan dokuma yeni hasır sergenini bir köşesinden yediğini görmüş. Bu durumda bir taraftan eşeğe kızarken bir taraftan da kendi kendine söyleniyormuş.

Durumunu görüp ne olduğunu soran komşulara şu espiriyle çıkışmış:

-Kara Ahmet camiye gelmiyor dersiniz... Bir kez Cumaya gidelim dedik; eşek yeni dokunmuş hasırı yedi!...

(Fıkra kaynağı Selami Tanrıkulu'ya teşekkür ediyoruz)

 

HEM ŞÖFÖR MAHALLİ HEM 25 KURUŞ...

 

Eskiden, mİnübüs ve otomobillerin olmadığı zamanlarda köyle şehir arasındaki servisçiliği yazın üstü açık, kışın da çadır branda çekilmiş kamyonlarla yapılırdı. Şehre gidecekler kamyonların üstüne binmek zorundaydı. Ancak zar zor üç kişi binilebilen şoför mahalline ise biraz hali vakti yerinde olan ve köyün ileri gelenleri binebilirdi. Tabii navlun ücreti de kamyonun üstünde gidip gelenlere göre daha pahalıydı. Yani Förstklasttı.

 

İşte bu yıllarda Şoför mahalline binmek isteyen Kostollardan(Özbekler) den biri (Rahmetli, Karabey Özbek olabilir) için uyarlanmış şöyle bir fıkra vardır:

 

Malum şahıs Şehre gidecektir. Kamyon şoförüne gelir. Şoför mahalline binmek istediğini söyler. Bu arada Şehre giden yola yakın Danzut Köyünde bibileri vardır. Onlarla ilgili olarak ta yolun kenarındaki tarlada olabilecekleri düşüncesiyle olsa gerek arabayı durdurup bibisini ziyaret etmek istediğini söyler. Bu arada şoför mahalli için vereceği navlun ücretini konuşurlar. Şoför o zamanın rayicini söyler. Şahıs bunu kabul etmez. Yirmi beş kuruş vereceğini söyler. Şoför dayanamaz vecize deyimi patlatır:

Ooo... Hem şoför mahalli, hem 25 kuruş, hem de Danzut'ta inip bibimi görüp gelecehem...!

 

BU KUYMAK NİYE YAĞSIZ OLMUŞ...!?

Memduh Atmaca ile Selami Tanrıkulu bir zamanlar hep beraber düşer kalkarlardı. Köyün gençleri genelde gurbete çalışmaya giderlerdi. Onlar pek gurbeti sevmezler, köyde çalışırlardı.

Köyde çalışırlardı ama çalıştıkları gibi de müthiş yemek yerlerdi. Zavllı ev hanımları onlara yemek yetiştirmekte çok sıkıntı çekerlerdi. Her yemeği de beğenmezlerdi.

Bir gün bunlara evde bir tava kuymak pişirmişler. Memduh ile Selam oturmuşlar sofraya. Karşılıklı nefes nefese tıka basa yemişler. Herhalde doymamışlar. Ama başka bir şey de isteyememişler. Birbirlerinin yüzüne bakıp bir tepki usulü geliştirmişler. Kuymak tavasını kaldırdıkları gibi fırlatmışlar evin ortasına. Arkasından da:

-Bu kuymağı niye bu kadar yağsız yaptınız...!? Diye de bağırmışlar.
 

 

 

 

Etiketler: avgınsız | ağunsos | bayburt | espri | fıkra | yöresel | çayırözü

Bu yazı 10/10/2007 tarihinde yayınlandı. 1353 defa görüntülendi.

MEFATİH tarafından gönderilen tüm yazılar »

 

yazının puanı: 4.7 (9 kişi)  

Paylaş:

E-posta ile gönder:


Tarihçe/Genel Bilgi-Köy Bilgil | Güncel-Haber-Bilgi-Yorum | Makale-Yazı / Fıkra /Şiir | Arşiv Belge-Bilgi Kayıtlarında | İletişim / Editörden | Çayırözü Avgınsız Ana Sayfa | Forumlar | RSS
© 2006 Azbuz.com. Her hakkı saklıdır. Blog tutmak ve site yapmak için Türkiye'de bir numara.